İçindeki ateş gözlerinden okunuyordu Fatih'in. Öğrencim değil, arkadaşımdı. Yıllardır öğrencilerimle ilk tanıştığım derste " önce arkadaşım sonra öğrencimsiniz" diyordum. Fatih te arkadaşımdı.
"Yanıyorum hocam!" dedi.
Hani tren usul usul hareket edince... Hani eller ayrılık hüznüyle, kavuşma heyecanıyla sallanınca... Hani genzi yakan bir duman ortalığı kaplayınca... Hani gideni gözünüz görmez olunca artık... Ve o, içinizde bir yerlerde saklı tuttuğunuz derin nefes, özgürlüğüne kavuşunca... Ve hani belki iki damla gözyaşı, akmakla akmamak arasında.. Ve hani siz sırtınızı dönerken boş peronlara... Geride kalan sizsiniz...
Gözyaşı; gönüller iklimine sunulan nimetlerden sa-dece bir tanesidir. Kalbi yumuşaklara, merhamet dolu olanlara Allah'ın bahşettiği güzel bir nimet. Hem de bedeli ödenmeyen ödenemeyecek olan bir nimet. Biz biliriz ki, Her nimetin bir külfeti, her külfetinde bir nimeti vardır. Gözyaşı; göklere uçurur gecelerde kendini bileni, ka-ranlık sandığımız geceleri aşk ve ateşin rengine boyar, kıp-kızıl yapar. Gözyaşı yıldızlara alırda götürür, götürürde yakar se-ni. Sevda ağacının meyvesidir en tatlı en sade ve en güzel. Aynı zaman da sevda tohumunun yegane can suyudur.
İnsanlarla şehirlerin birbirlerine benzedikleri söylenir. Kim hangi şehre benziyor? Hangi şehir kime benziyor? Artık alın haritayı önünüze seçin kendinize göre bir şehir beğenin. Bu benzerlikleri kuranların en önemli tezi, her ikisinin de ruhlarının olduğudur. Yani her ikisi de canlı. Her ikisinin de kalbi var o hâlde. Ayrıca insanların sultanı olur da şehirlerin sultanı olmaz mı? Olur, tabiî ki. İşte dünya tarihinde bu unvana sahip olmuş nadir şehirlerden biri de İstanbul’dur. Peki, İstanbul’u kendinize ne kadar benzetebilirsiniz? Veya bir şehri kendinize benzetmek isteseniz hangi şehri, hangi yönüyle benzetirsiniz?