İsteksizce pencereye döndü. Çünkü evraklardan artık kafasını kaldıramaz hâldeydi. Baktı;
Bir kedi ve yavrusu…
Canı sıkıldı. Sinirli bir şekilde camı açtı ve onları hışımla kovdu.
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi.Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi.?" diyebildi sadece.
Bir dil bilgini bindiği geminin kaptanına küçümseyen gözlerle bakarak,
-Sen, hiç gramer okudun mu? diye alaycı bir ifade ile sordu.
Kaptandan “Hayır” cevabını alan kendini beğenmiş adam:
- Eyvah! Gitti ömrünün yarısı, dedi.
Kaptan, bu kendini beğenmiş adama kızdı, alındı, gönlü kırıldı, fakat karşılık vermedi.
İşinin ehli, mahir bir bahçıvan vardı. Saray gibi evinin etrafındaki bahçenin; her tarafı maharetini, zevkini, cemâlini gösteren çiçeklerle bezenmişti. Bu çiçeklerin çoğu saksılarda, özel bölmelerde yetiştirilmişti. Fakat bahçesinin en merkezî yerine henüz bir şey ekmemiş, dikmemişti. En sona bırakmıştı orayı.
Bir gün «vakit geldi» diyerek îtina ile bu bölgeye toprak döktü, hayalindeki çiçeklerin, bitkilerin yetişmesi için her şeyi hazırladı. Suyunu verdi. Bahçıvanın bu has bahçeye özel ilgisi, saksı çiçeklerinin hem dikkatini çekmiş, hem de onları biraz kıskançlığa itmişti:
KÜÇÜK ÇOCUK, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların, adamı nasıl havaya kaldırmadığıydı. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve titrek bir sesle:
— Baloncu amca!, dedi. Biliyor musun, benim hiç balonum olmadı.
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın.
Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
BİR ZAMANLAR çok öfkeli ve hırçın bir çocuk vardı. Çocuk, sonradaüzülse de, kolayca öfkelenip hırçın davranışlar göstermekten kendini alamıyordu. Bir gün, yaptığı bir hırçınlığın ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığı bir vakit, babası bir torba çivi verdi çocuğa.
Ve, ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise, bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.
Avcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya “Bana ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorar. Avcı serçeye “ Seni kesip yiyeceğim.” cevabını verir. Bunun üzerine serçe avcıya “Vallahi, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konunca, üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim.” der.
Caddeler, sokaklar ve yollar, yağan rahmetin bereketli kollarına kendilerini bırakmışlardı. Sonbaharın kuru yaprakları üzerindeki damlalar sanki onlara yeni bir hayat sunarcasına ağaçlara ayrı bir güzellik katıyordu.Arabası olmadığı için yürüyerek okula gidiyordu. Eviyle okulu arasındaki yarım saatlik mesafeyi hep muhasebe ederek değerlendirirdi. Yağmurun sonbaharda bile ağaçlara hayat vermesi onu derinden düşündürdü. Acaba ben nasıl yağmur gibi bereketli olabilirim?