Mutlu olmanın yolu, çok kazanmaktan mı geçer?
Hedef, üretimi arttırmak... Ve hedef kârlılığı arttırmak...
Sonra ne olacak?
Büyüyeceksiniz...
Kral, akşam yemeğinde sofraya konan patlıcan oturtmayı pek beğenmiş ve başlamış patlıcanı övmeye; övmüş de övmüş, övmüş de övmüş...
Kralı dinleyen dalkavuk hem kralın tüm söylediklerini onaylamış, hem de patlıcanın önemi üzerine bir de konuşma yapmış. Meğer kral hazretleri fazla kaçırmış yemeği; midesine oturmuş. Sabaha kadar kıvranmış. Sabah dalkavuğu görür görmez de başlamış patlıcana atıp tutmaya... Dalkavuk da arkasından: Vermiş veriştirmiş patlıcana. Kral şaşırmış bu defa:
Çocukken mahalle aralarında oynanan misketler gibi, yuvarlanıp gidiyoruz hayatın içinde. Çocuklar her gün yeniden başlıyorlar aynı oyuna.
Misketi ıskalayınca, sıranın yeniden kendilerine gelmesini bekliyorlar. Tekrar sıranın geleceğini ve misketi vurmak için bir fırsatları daha olacağını biliyorlar.
Günlerce yürü dilersen, dilersen haftalarca hiç durmadan.. Aylarca yürü ya da yıllarca, dünyadan dışarı çıkamazsın..
Esef miydi içimizden gelip geçen, ki esef nedir biz bilir miydik, ki bilmek de neydi bir anlatıveren çıksaydı da neyi bilip neyi bilmediğimizi anlayıverseydik, ki anlamak zordu yazılan onca şiiri, ki şiir yazmayı geçtik bir yana okumak dahi düşüncelerimizi dumura uğratmadaydı, ki dumur bir uzvun maddi veya manevî kabiliyetinin körelmesi demek imiş lügâtlerdi bunu bize söyleyen,
Sen doğduğunda sevinçten olsa gerek yolda sarhoş gibi yürüdüğümü hatırlıyorum. Geceleri ağladığın zamanlarda ve gaz sancıları çektiğin anlarda bizi uykusuz bırakırdın ve bizde senin derdine derman olabilmek için uykusuz kalır elimizden geleni yapardık. Seni ayaklarımda çok salladım. O zamanlar arabamız yoktu , çarşıya ve parka hep omuzlarımda taşıyarak götürürdüm.
Koskoca bedeniyle hırıldayan, külçe gibi yığılmış, yorgun hayata bir yabancı gibi bakmak gerek... Işıkların azaldığı, seslerin azaldığı, kıpırtıların azaldığı, sözlerin hiç kalmadığı o ıssız saatlerde görmek lazım hayatı..
Beytin anlamı ilk okunuşa göre “Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen (yaraya merhem sürmeyen) sevgili; gama âşina olan biri, elbette aşkının yabancısı değildir.”şeklinde, ikinci okuyuşa göre de bunun tam tersi sayılan“Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen sevgili; aşkının yabancısı olan biri, gamın ne olduğunu biliyor sayılmaz.” şeklinde anlaşılır. Nailî, ikinci dizeye de aynı biçimde bir çift anlamlılık vermiştir: “Ey derdinin yarası merhem ile tedavi edilemeyen sevgili...” ve “Ey derdinin dağlama yarasını merhem diye âşıkına sunmayan sevgili...”
İrade zayıflığıdır pişmanlık. Gün gelir bu pişmanlıklar zinciri, bir dağ gibi yığılır olur olmaz yerlerde kişinin önüne. Ahh demeye bile fırsat bulamaz insan. Ve ömür kısadır, pişmanlıklarla yaşayamayacak kadar hem de...Yaşayan tüm canlılar için çok kısa bir zaman bölümüdür ömür denen şey. Kelebeğin bir günlük ömrü ne kadar kısaysa insanın ömrü de aslında o kadar kısadır. Kısa? Neye göre kısa, ya neden kısa? Bu ömrün bir mazmunudur/sırrıdır. Tıkanıp kalmak ne zor!.. Pişman olunan şey de insan için bir sıkıntı, bir sırdır.