“Gel otur yanıma hâllerimi söyleyim
Hâlimden anlamaz ben o yâri neyleyim”
“Yanyana oturmak” dinginlik alâmeti. Başlangıçta karşısına oturup
gözlerine bakabilirsin ama sonra yanına oturup baktığı yere bakmak
durumundasın. Heyecan diniyor zamanla, şevk bitiyor. Yanına geçmek zor…
İmtihanlar, sınanmalar; çevresiyle, âilesiyle, huylarıyla,
vasıflarıyla, vasıfsızlığıyla, bizzat nefsiyle… Yanına geçmek çok zor!
“Dövülmeye sövülmeye kovulmaya billâh
Hep kâilim ammâ ki efendim senin olsam!..”
Ve oturmak…
Şikâyet etmemek, kusur görmemek, kendinden vermek karşı karşıya
dururken geçerli olan yasaklar… Yanına geçince yalnız “huzur” olacak.
Çıt çıkarmadan ve kıpırdamadan oturmak. Gözlerini hiç ayırmadan,
gönlünü hiç kaydırmadan. Gözüne ve gönlüne tümüyle hâkim olan bir
sevgiyle. Allâhu Teâlâ, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’in -sallallâhu
aleyhi ve sellem- o kutlu misafirliğinde duruşunu, bakışını övüyor.
Gözlerinin gördüğünü kalbi yalanlamadı, öyle âşinâ… Onda nübüvvet ve
velâyet, sadberk3 bir gül gibi ılgıt ılgıt sevda kokuyor.
Allâh’ım,
Gözlerinde sevdâ-yı ubûdiyyet ışıltılarıyla
“Raeytü Rabbî”4diyen
Habîb-i Edîb’ine salât eyle, selâm eyle!
“Aynı yere bakmak…” dedi dostum, “Yetersiz kalıyor. Aynı düşünmek de
dâhil olmalı sevdaya… Bazı dostlukları pekiştiren aykırı düşünmek
vasfı, bazılarında tam tersi sonuç veriyor.”
Bir kediye, bir ağaca, denize bakıyorsan aykırı düşünmek negatif
tesir uyandırabilir. Ama bakılan yerde Allah rızâsı varsa… İki insan,
Allâh’ın rızasını gözetiyorsa dâima, baktığı yerde Allah rızâsı varsa
eğer, her ayrışmada, her buluşmada, her uyuşmada, her fedakârlık ve her
diğergâmlıkta öyle bir lezzete gark oluyor ki, “yanındaki” onun için
eksiksiz bir nimet-i Yezdân oluyor. Rızâ-yı ilâhî dışında hiçbir kuvvet
bu derece yapıcı olamıyor.
Belki bu yüzden sâlik, itmi’nâna erdikten sonra rızâya eriyor, râzı
oluyor, râzı olunuyor; itmi’nân ile kemâlât, baş ile son arasında rızâ
var. Rızâ… Eksiksizlik hissi… Katlanmak ile sabır arasında inceden bir
“susma” farkı vardır ya, (“Dışından susuyorsan içinden de sus, içinden
de susmayı beceremiyorsan sabır taslama!” diyen dost, selâm!), rızâ da
böyle!.. “Râzıyım!..” sözünün önünde “Yine de…” yok! İçinden konuşurken
dahî…
Esmâ-i Hüsnâ tecellîleri ile mâlâmâl olduğum geçmiş yıllarda birgün “Ve tevekkel ale’l-Hay”5
âyetiyle karşılaştım. Öyle dokundu ki yüreğime, vurgun yemiş gibi
oldum. “Sen Hay (olan Allâh’a) tevekkül et…” Kerem Kerîm’den, af
Afüv’den, lutuf Latîf’ten, hikmet Hakîm’den, istiğfar Gafûr’a… Peki
tevekkül neden Hayy’a? Hay isminin tevekkül tecellîsi mi var? Ya da;
demek Hay isminin tevekkül tecellîsi var… Ama nasıl? Hay, diri demek…
Allâhu Teâlâ, tevekkülleri Hay isminin hangi vechesine yönlendiriyordu?
“Rabbim” kısa bir süre sonra öğretti: Aslâ ölmeyen ve aslâ yok
olmayan Allah, kalbi binbir ayrılıkla parça parça olan insanın biricik
sığınağı ve dayanağı…
O varsa, her şey var…
O varsa, hiçbir şey eksik değil…
Allâh’ı sevmek, ol Vedûd-u Cemîl’in tarafına geçip sâkin ve huzurlu bir kalple O’ndan râzı olmaktır.
“Gece değmemiş seher, dalga bilmeyen deniz”6
Dipnotlar
1 “Şubat”, Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni, s. 27.
2 “Bu Kentin En Tenha Yeri Kalbimdir Şimdi”, Ayşenur Vural, Şebnem, sayı:11, s. 16.
3 “Yüz yapraklı” anlamında bir gül cinsi.
4 “Rabbimi gördüm.”
5 Furkan sûresi, 58. âyet.
6 “Ümit”, Ziya Osman Saba.
Ayşenur Vural
minikkelebek.com
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.