Gratis Joomla Template by FatCow Review

Vesile Nedir? Caiz midir?

Kategori: İlim Öğrenelim

Lügatte; bir şeye ulaşmayı mümkün kılan yol, vasıta, sebep(1) manalarına gelen vesile (tevessül), İslâm müfessirleri tarafından Allah’a yakınlaşmak ve O’na yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir edilmiştir.(2) İman ve amel ile tevessülde bulunmak, bunları vesile yaparak dua etmek, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”(el-Mâide, 5/35) âyeti ile tavsiye edilmiştir. İnsanın; amel, ibadet ve itaati ne kadar çok olursa olsun, bunlar sayesinde Cennet’e giremez.

Cennet’e girmenin gerçek sebebi amel değil, Allah’ın lütfü ve keremidir. Amel ve ibadet ise Cennet’e girmeye vesiledir. İbadet Cennet’e girmenin bahası değil, bahanesidir.(3)

Vesile, Kur’ân-ı Kerîm’de, Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinde, Sahâbe ve onları takip eden âlimlerin hayatında yer almaktadır. Vesileyi şirk ile karıştıran, papazların günah çıkartma sapıklıkları ile Allah’a kullukta kılı kırk yararcasına mücadele etmiş büyüklerimizi aynı kefeye koyan insanların ne kadar mesnetsiz ve cehalet içinde oldukları apaçıktır.

“...Ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.”(el-Kehf, 18/84) ve “...O’na yaklaşmaya vesile arayın...”(el-Mâide, 5/35) âyet-i kerîmelerinde Yüce Mevlâmız kendisine ulaşmamız için bir takım vesileler aramamız gerektiğini ve her şeyin bir sebebinin bulunduğunu belirtmiştir.

Her şeye gücü yeten, kendisine hiçbir şeyin güç olmadığı Rabbimiz, ilk insan olan Âdem (a.s.)’ı topraktan yaratmış, toprağı yaratılışına vesile kılmıştır. İnsanları hidayete erdirmek ve kendisini tanıtmak için peygamberler göndermiştir. Yüce Mevlâ vesileye müsaade etmiş ve hatta teşvik etmiştir. Eğer böyle olmasaydı, her şeyi bir sebebe bağlı olarak yaratmazdı.

Günümüzde Allah Dostlarını, Rabbimizin sevdiği amelleri vesile ederek Rabbimizden istek ve niyazda bulunanları “Allah’ın gücü yetmiyor mu? Allah biliyor, görüyor, ne gerek var vesileye?” diyerek eleştiren insanlara şu soruyu sormak lâzım: “Yüce Yaratan, her birimizin Cennet’e mi Cehennem’e mi gideceğini bilmiyor muydu ki; bizleri dünyaya gönderdi? Veya yapacağımız iyilikleri ve kötülükleri bilmiyor muydu ki; sağımıza ve solumuza melekler yerleştirdi?” Muhakkak ki Rabbimiz, hikmeti gereği sebepleri yaratmış, bizlerin vesilelere tutunmasını âyet-i kerimede emir buyurmuştur.

“(Ey Habîbim! Onlara) de ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin…”(Âl-i İmrân, 3/31) âyetinde günahlarımızın bağışlanma sebebini Hz. Peygamber’in sevgi ve itaatine bağlamıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e karşı itaatimiz ve ona olan sevgimiz bizlerin bağışlanma vesilesidir. Buna bağlı olarak Hazret-i Peygamber’in güzel sureti, gözyaşları, merhameti, ‘gökteki yıldızlar gibidir’ diyerek övdüğü sahabeleri, onun sevgisiyle yanan gönüller ve ihlâsla yapılan ibadetler, elbette ki Rabbimizin rahmetine ve affına vesile olur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bile; “Allah’ım! Sen’den isteyenlerin hakkı için senden isterim!”(4) diyerek Rabbine niyazında vesile edinirken, bizler onun ümmeti ve onun yolunda gidenler olarak neden tevessüle başvurmayalım? Yine bir hadislerinde; “Dua ile Allah arasında perde vardır. O perdeyi salâvatla kaldırın.” diyerek duamızın kabulü için kendisine salât-ü selâm getirmeyi vesile yapmamızı emir buyuran Allah Rasûlü’ne neden uymayalım?

Gerek Kitap ve Sünnet’te, gerekse de Ehl-i Sünnet müçtehitlerinin hükümlerinde şefaat ve tevessülün câiz olmadığına dair hiçbir delil yoktur. Vukûunun ise birçok delilleri vardır. Şu halde tevessül ve şefaati inkâr etmenin hiçbir manası yoktur.

Bu dünya hikmet diyarıdır. Cenâb-ı Hak her şeyi bir sebep ile halk etmiştir. Meyveyi ağaca, hububatı toprağa bağlamıştır. İnsanın maddeten beslenmesinde anne-babasını ve gıdaları istihdam ettiği gibi onun manevî terakki, tekâmül ve hidayetinde de peygamberleri ve peygamber varislerini vesile ve vasıta kılmıştır. Kanun-u ilâhî gereğince, bütün hayır ve kemâlât bu silsilenin eliyle beşere hediye edilmektedir. Bu hakikat, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!”(el-Enbiyâ, 21/107) diye zikredilir.

Tevessül, ya ibadet ve amellerin ya da Hazret-i Peygamber ve sâlih kişilerin vesile kılınmasıyla olur. Amellerin Hakk’a yakınlığa bir vesile, O’nun rızasına ermede bir vasıta olduğunda şüphe yoktur.(5)

Yüce Allah bir âyetinde; “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”(en-Nisâ, 4/69) buyurarak vesileye işaret etmektedir.

Rasûlullah Efendimizin sahabelerinden Hârice bin Salt’ın amcasının, deli bir adamı Fâtihâ sûresi okuyarak tedavi etmesine(6), İbn-i Mesûd (r.a.)’ın rahatsızlığı olan birisinin kulağına âyet-i kerîme okumasına Efendimiz (s.a.v.)’in “olur” verdiği bilinmektedir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yanına gelen bir âmâya; “ Git, abdest al, sonra iki rekât namaz kıl ve şöyle dua et: ‘Yâ Rabbi! Rahmet peygamberi olan Muhammed (s.a.v.)’i şefaatçi olarak Rabbime yöneliyorum ki; gözlerimi açsın. Allah’ım! Onun benim hakkımdaki şefaatini kabul et!” dediği ve bu sahâbenin de böyle yaparak şifaya kavuştuğunu, hatta Peygamberimizin devamla; “Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap!”(Câmiu’s-Sağîr) diyerek bu durumu tasvip ettiğini hadis kitaplarından öğrenmekteyiz.

Vesile, peygamberlerle, evliyalarla, salih kimselerle yapılabildiği gibi salih amellerle de yapılabilir. Buhârî ve Müslim’in tahric ettikleri bir hadiste, eski ümmetlerden üç kişinin yolculuklarında bir mağaraya girdikleri ve bir taşın mağara kapısını kapattığı, o üç kişinin geçmişte Allah rızası için işlemiş oldukları amelleriyle tevessül ettiklerinde mağara kapısının açıldığı belirtilmektedir.

Görülüyor ki salih ameller vesile edilerek de hacetler giderilebilir.(7)

İhlâsla yapılan ibadetlerimiz, Kâbe, Ravza-i Mutahhara gibi mekânlar nasıl bir vesile ise Kur’ân da, Allah’ın beraber olmamızı emrettiği peygamberler, şehitler, sıddîklar ve salihler de Rabbimize ulaşma da, O’nun rızasını kazanmada bizler için vesiledirler. Burada dikkat edilmesi gereken; her ne şeyi vesile edersek edelim vesileyi, dua ve isteklerimizi kabul edecek olan, şifayı veren, vesileleri yaratan Allah’tır. O’nun izninin dışında bir yaprak dahi kıpırdayamaz.

Maddî hastalıklar ile manevî hastalıkların tedavi usulleri bakımından birbirine benzeyen yanları çoktur. Her ikisinin de doktoru ve ilacı vardır. Her ikisinin de şifâ vereni Allah’tır. Önemli olan kalplerdeki niyetlerdir. Bu iki hastalıkta da, hasta tedaviyi doktordan, şifayı da Allah’tan görürse, o takdirde şirk kokusu ve korkusu bulunmaz.(8)

İslâm dini, müntesiplerinin bilgili olmasını emretmiştir. Tevhid uğruna mallarını ve canlarını feda eden, Hazret-i Peygamber’in aşkıyla gönülleri yanıp tutuşan, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hazret-i Peygamber’in sözlerini hayatlarına aksettiren insanları tanıyıp bilmeden, onları tevhid dışında olmakla suçlamak İslâm’a ve insanlığa yakışmayan bir tavırdır. Tevhid inancının merkezi kalptir. Kalplerimizin zikrullah ve muhabbetullahla dolmasına vesile olan bu zâtlar, amellerine hiçbir zaman güvenmemişler, mütevazı bir şekilde dualarında vesilelere sarılarak Yüce Rabbimizden istekte bulunmuşlardır.

Allah’ım! Aziz kitabınla, Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in kerem dolu nübüvvetiyle, onun övgü değer şerefiyle, babası İbrahim ve İsmail’le, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile, ehl-i beytinden Fâtımâ, Ali ve bunların oğulları Hasan ve Hüseyin ile, amcası Hamza ve Abbas, zevcesi Hatice ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) ile Sana tevessül edip yöneliyoruz ve Sen’den bunların hürmetine ihtiyaçlarımızı istiyoruz!(9)

Embiya KIMIŞOĞLU

Faydalanılan Eserler

1. DOĞAN Mehmet, Türkçe Sözlük, s.137.
2. İbn-i Kesîr, Tefsir, c.2 s.53; İbn-i Hacer, Fethu'l Bâri, VIII, 249; Kurtûbî, Âlûsî.
3. ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.
4. Mecmau’z-Zevâid, 10/117.
5.Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, el-Luma’, çev. Prof. Dr. H.Kamil YILMAZ, s. 535.
6. B.k.z., Ebû Dâvûd, 4/14.
7. İslâm’da Zikir ve Rabıta, s.98.
8. Et-Tûsî, a.g.e., s.533.
9. Şeyh Abdulkadir Geylânî, Fuyuzât-ı Rabbâniye.

Gösterim: 4292