Hatırlayanımız var mı, sevgi neydi?
İlk sevgi sözcüğünü, ilk kıpırdanışını yüreğinin hatırlayanımız var mı? İlk hüznümüzün adını sevgi koyabiliyor muyuz şimdi geriye dönüp baktığımızda? Derûnî coğrafyamızı kaplayan zifiri bulutların ve üzerimize örtülen maddeci felsefenin ağırlığına ne zaman başkaldırmıştı sevgilerimiz, hatırlayanınız var mı?
Hiçbir yük ağır gelmez insana;
Önceki sıkıntıları sırtından
indirmeyi bildiği sürece!..
Sıkılıyoruz; Çünkü sıkıldığımızı düşünüyoruz! Tükeniyoruz;
Çünkü tükendiğimizi düşünüyoruz!
Modern yüzyılın anlam kaybına uğrattığı en önemli duygulardan biridir aşk. İçini boşaltıp, başka bir duygulanım biçimine çevirdiği kavramlardan biri.
Artık biliyoruz ki, aramızdan biri aşktan söz etmeye başladığı andan itibaren iğreti bir bakışla dinlemeye başlıyoruz. Bunun nedenini ifade etmek biraz güç ama sanırım aşk konulu bütün konuşmaların içeriğinin popüler kültürün sığ hisleriyle doldurulması, bu iğretiliği tetikleyen bir durum.
Ölüm Öğrenilmedikçe hayat ne ifade eder? Özün özü ölümün içinde gizli, hayat; onun içinde saklı gonca gül… Gülmek ağlamaya ne kadar yakın, ağlamak gülmenin kapı komşusu…
Ölüme gülmek hayata ağlamak mıdır? Hayata alaya almak; ona öldürücü darbe vurmak değil midir?
Ölümü sevmek hayata küsmek değil ki; yaşama coşkusunu en derin yerinde hissetmek, düşünce burçlarına hikmet yıldızlar nakşetmek…
Bütün aşk hikâyelerinin en unutulmaz en heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Âşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu “ilk bakışın öncesi ve sonrası”ndan ibarettir. Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakış ile başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu.