|
Erguvanlar baharın ilk müjdecileri olsa da, muhteşem manzaraları uzun zaman eğleşmez şehrin şehrâyinli tepelerinde; çünkü erguvanlar güzel olduğu kadar, erken ölümlüdür de!..
Hayatın, akıl çelen güzellikleri yanında, çok eğreti, çok uçucu olduğuna işaret etmek için, ilk şiir kitabıma “Erguvan Uğultusu” ismini vermiştim.
Bu ismi gizemli, ilginç, fazla
sanatlı ve çarpıcı bulanlar olduğu gibi; erguvanın uğultusu mu olur,
rüzgâr mı bu? falan diyenler de çıktı. Tabiî ki herkesten, fizik
gerçekçilikten bağımsız, sanatlı ve mücerret düşünme yeteneğine sahip
olması beklenemez.
Kitaba ad olan, “Erguvan Uğultusu” şiirinde, fizikle/metafiziğin,
hayatla/ölümün, baharla/güzün iç içeliğini anlatmak için, “Erguvan
uğultusu/Hâzân gizli bahara!/Hangi bulut su taşır?/Gönlümdeki bu/hara!”
demiştim. Evet, erguvanî düşler kurup, ‘bahara gizlenmiş hâzânı
görmemek’, esef verici bir gaflettir.
İlkyazda, taze/diri güzelliğinin yanında, aynı zamanda Yahya Kemâl’in
ifadesiyle ‘ölümün âsûde bahar ülkesi’ olan İstanbul şehrini, ebrulî
âteşle tutuşturan görkemli erguvanlar, içimizde tarifsiz ürpertiler,
hayalî esintiler, nevruzî ve Mesihdem kıpırdanmalar oluşturur.
Erguvan kokulu, erguvan sevdalı, yer yer coşku ve neşe, yer yer keder
ve hüzün karışımlı bir rüzgâr esip gelir bilinmezlikten. Ne var ki,
uzun zaman yurt edinmez dünyamızı. Sürurla gelir, hüzünle gider. Her
şeyi, ‘bir varmış, bir yokmuş!’ masal cümlesinin belirsizliği,
esrarengizliği/hayalî tasavvuru içinde yaşarız.
O olağanüstü maceradan, o harikulâde temâşâdan, o rüyâ âleminden, o ruh
ve gönül esenleyen şiirli şölenden geriye, sadece solgun bir renk;
buruk-buğulu bir edâ, buharlaşıp göğe ağan bir rayiha; efkârlandıran
efsane bir güzellik kalır.
TABİATIN ŞİİRİ
Hayatımızın iç mantığıyla, erguvan ağacının akıl çelici, masalsı hâli
arasında tuhaf bir benzerlik, hatta neredeyse aynilik/özdeşlik vardır.
Uzun süren kederli, karamsar bir kışın ardından, şahane açılışla
duygularımızı alev-gülü âteşlerle kuşatan, kılcallarımıza gizemli
bengisular yürüterek, acılarımıza şifa sunan erguvanlar; daha biz bu
tada, bu âşk titreşimine, bu lirik uyarılışa, bu saran-bürüyen, esrik
cazibeye, ruhumuzu esenleyen iklime doyamadan; bir de bakarız ki,
erguvan donanması bitmiş. Ötelerden, muştulayan mesajlar getiren, o
gülgûn ‘erguvan uğultusu’ dinmiş ve o güzelim renk-ışık-rayiha sağanağı
sona ermiş. O sihirli manzaradan, o ebr-i nisan şöleninden geriye,
Ahmet Haşim’in şiirinde olduğu gibi, sadece buruk bir ‘tahattur’ kalmış.
Evet, o kırgın gönülleri şenlendiren, o öleyazmış düşleri uyandıran,
‘tabiatın şiiri’ olan erguvan şöleni mutluluğunu yeniden yaşamak için,
bir yıl daha beklemek zorundasınız. Nasipse, gelecek bahara. Gelecek,
‘gelecek mi?’; orası pek bilinmez!..
Ne hikmetse, güzelin ömrü kısa olur ve tez uyanır renkli rüyasından
insan. Çünkü, dediğimiz gibi, ‘erguvanlar erken ölümlüdür.’ Yaşamakta
olduğumuz ve hissî şaşkınlıkla objektif zaman birimini, sübjektif zaman
birimine dönüştürdüğümüz, ‘sonlu varlığa, sonsuzluk/bitmezlik izafe
ettiğimiz için’; vâdedilmiş ölüm geldiğinde, aynı şaşkınlığı, aynı
irkilişi yaşarız. Mistik bir güzellikle bezenmiş, şirin erguvan ağacı
gibi; hayatın geçici/uçucu manzarası karşısında coşar, yaratılışın ulvî
mantığını, tezahürler resmî geçidinin derunî hikmet boyutunu/sınanış
şuurunu unutur; oyun ve eğlenceye dalarız.
Oysa Yunus Emre, yüzlerce yıl önceden uyarmıştır insanoğlunu:
“Yunus, bunda gelen gülmez/Kişi muradına ermez!” demiştir. Tıpkı bunun
gibi, her erguvan açımında mahzun bir münâdi, “gün akşamlı, erguvanlar
erken ölümlüdür” diye, ikaz eder bizi.
Nasıl ki, erguvan ağacının ilkyazdaki o ihtişamlı güzelliği, gök
gürültüsüyle sarsılıp, bahar yağmurlarıyla ürperdiğinde; zaten dalında
eğreti duran ürkek çiçekler, kalbine bir damla değer değmez tutunduğu
gövdeden koparak, parkelere/insanların ayakları altına düştüğünde, uçup
gider, yoklaşır; tûl-u emel arzular girdabına kapılarak, ‘bitmez
sandığımız hayat’ da, kısa ömürlü erguvanlar kadar; ürkek gül yaprağı
kadar, uçuruma yansıyan hüzünlü ay ışığı kadar
eğretidir/tedirgindir/ikirciklidir dünyada. Ha, dalında ‘düştü-düşecek
gibi’ işkilli duran erguvan çiçeği, ha ‘hezar (bin) endişe’ içinde
yaşadığımız izafî günler. Çünkü ‘son’, ertelenmez ve kaçınılmazdır.
‘Her nefis’ gibi, erguvan çiçekleri de mutlaka ‘ölümü tadacaktır!’
Şair Nurî’nin dediği gibi, biz olmaz hülyalara dalıp giderken, ansızın
bir çığlık kopar dünyamızda ve yanık ezgili bir sûfî der ki bize:
uyanın ey yârenler, ‘gülşen-i âlemde hâzân erişti!’
Evet: “Sebebi var yere düşen yaprağın/Hikmetinden sual olmaz O şâhın!”
(Nemrut Ateşi’nden)
sanatalemi.net
OLCAY YAZICI
Beğendiğim metinlere ekle (0) | Görüntüleme sayısı: 121 | Arkadaşına gönder
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. |