Selam sana dostum, bu mektubu çok uzaklardan yazıyorum. Sen gideli kaç zaman
oldu bilmiyorum. Tek bildiğim senden sonra çok çay içtiğim ve bir de bir türlü
alışamadığım sigara dumanıyla çok öksürdüğümdür...
Zaman çabuk geçiyor be
dostum! Köprünün altından çok sular geçti belli, ama o ırmakların üstünden de
çok köprüler kurulup yıkıldı.
Zaman geçti velhasıl ve hasretler sancılı bir
bekleyişe döndü... Sonsuz bir dinginlikte öylece oturup kaldım, içimin görüntüsü
çöl yalnızlığında kaybolan karıncanın duygularına öykündü. Zordu
beklemek,acıydı,sancılıydı,ağlamaklıydı velhasıl berbat bir
görüntüydü.Sen gittin gideli çok şey değişti. Bir değişmeyen yazgımdı.
Kederlere bulanık hayatımın tortuları kapladı yüreğimi. İmla hatası bol bir
cümlede özne olmak gibi bir şey benim hayatımın girift,ve acılı yanı.
Sensizlikse diyarıma uğrayan apayrı bir sancılı hasret türküsü. Ne hüzün iyi
duruyor tenimde ne de neşe uyuyor "tin"ime. Olmadık romanlarda hep bir figüran
rolü biçtim kendime, seni de başkahramanı yaptım rollerimin: Uymadı rolleri
değiştik bazen, ama bildiğim tek şey bana hep hüzün kalıyordu, sana da gitmek
durmadan.
Karalandı tüm kelimeler, silik bir hayatın sahipleri olan
modern şahların kalelerini devirmek fikri hiç geçmedi senden, ben de ise
isyankâr şiirler, hep mat ediyordu şahları. Zaman geçiyordu, acıydı, sancılıydı,
ağlamaklıydı.
Farklı kulvarlara ayrılmış, varışı aynı olan bir yarışın
koşucularıydık seninle. Sen koşardın ben koşma fikrinin felsefi ritimlerine
inerdim: Hayat bizim dışımızda dalgalanan bir uçurtmaya benzerdi gökyüzünde, ama
uçurtmanın ipini sen tutardın bense yön belirlerdim rüzgara karşı pervasız
uçurmak için uçurtmayı. Tüm bozuklukların bir düzen adına var olduğunu
biliyorduk ikimiz de..
Ben hâlâ hayatın etek uçlarında sorguluyorum
hayatı. Ne düşebildim hayattan ne de tutunabildim hayata İç yaşantıların
bulantılarla boğulduğu, kirli gülüşlerin hükümran olduğu zamanlara geldim. Sense
çekip gittin. Şimdi nerdesin, ne hallerdesin, ses versem gelir mi sesim? Her
kelimenin bittiği yerde korkuya kapılıyor musun eskisi gibi?
Duyduğum
yılgınlık,monoton ve kurak bu hayatın neresinden kalma bir miras? Kalbim ne de
çok uğulduyor bu dilsiz alfabenin elifbasında. Şehrin ıslak ışıklarıyla
oynuyorum dostum. Sen yoksun diye hep ansızın okuyorum mektuplarımı ve hep
ansızın tutuluyorum yağmura: İntiharı yorgan edinip örtünmek niyetindeyim.
Köprüsü yıkılmış bir dünyanın ortasındayım her an boğulabilirim. Yağmuru yapış
yapış olan bu sinir bozucu kentte, saatler temkinli, tehlikeli ve dur durak
bilmiyor.
Zaman hâlâ acı, sancılı, ağlamaklı. Oynadıkça uzuyor bu oyun ve
uzadıkça oynamak zorunda kalıyorum. Hiç bir yerde barınmayan yüreğim yıldızları
üstüne örtme telaşesiyle hüzün çekiyor içine, keder mayalıyor hayatın bozuk
ritmiyle.
Sen susuyorsun, ne çok sustun sen! Kokuşmuş hayatın kadranına
koydun da beni gittin, ne çok gidiyorsun sen bu kentten. Biliyor musun dostum,
ben de yoruldum artık, biliyor musun kaç gece koşarak gelmek istedim yanına?
Kelimeler yörüngesiz yıldızlar gibi dolaştı beynimin kuytuluklarında, uzun çöl
gündüzlerinde suya kanmışçasına sana kandım, sana susadım. Yoruldum be dost,
yoruldum...
Biliyorum öldüğümde kavuşacağım sana, ümitlerin
getirecek beni mezara, dilimde şiirden sancılı bir nara, hırpalanmış sözcükler
içimde yara... Üşüyen ellerimi yüreğinle ısıtmaya geleceğim. Zaman şimdi acı,
sancılı, ağlamaklı. Sen ise uzaklardasın, gülüşlerinin sıcaklığı duyulmuyor
buradan, çok uzağım senden, ama duyuyorum kalbinin kokusunu, bilesin dostum,
artık oyunlardan sadece hayat kaldı...
HİKMET KIZIL
Beğendiğim metinlere ekle (0) | Görüntüleme sayısı: 99 | Arkadaşına gönder
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. |