Bitene ağıt yakılmaz,
Bitene hesap sorulmaz,
Bitene soru da sorulmaz....
En basitinden, en sadesinden ve en yalnızından yaşamak en güzeli hayatı....
Zira her bir kalabalık ardından ıssız bir yalnızlığı,
Her bir tebessüm ardından bir ağlayışı getirecekse neden bunca kaybolup, yitişler ?
Dostlara, aileye, eşe, sevgiye tutunup, sonunda “yalnızlığın ıssız telâşında” kaybolmaksa tüm bunların bedeli; neden, niçin diye sorar durursun kendine...
Hiç düşünmeden kendini suyun yüzüne bırakıvermek gibidir yaşamak…
Güvenle, huzurla, aşkla, sevgiyle…
Sadece sen olmak ya da istenen seni oynamak arasında gidip gelen ârâf telaşları bırakıvermek bir kenara ve suyun üzerine yüzmeyi bilmeden kendini anın akışına bırakmak…
Sen seninle ve huzurun getirdiği ile başbaşasın şimdi…
Ne uzun sandık seni ey hayat… Ne kadar da emel biriktirdik sende bir bir… Bir bebektik, büyümeyi murad ettik ilkin… Büyüdük dedik oysa daha bir çocuktuk… Bulutlara diktik gözlerimizi… Uzak, çok uzak olması mıydı bizi cezbeden, yoksa erişilmez mi bilinmez, biz hep uçmak istedik… Oysa daha minicik bir bedende saklı iken yüreğimiz, o olmayanı, imkansızı istemişti..
Dostluk, sahtelerin yakınına yaklaşamayacağı kadar temiz ve sâfidir… Tıpkı bir su gibi berrak ve tertemiz… Gönlünden geçeni yüzünden okuyabilirmişçesine, bir çiçeğin güneşe durması kadar apaydındır… Bir anda emeklerin boy vermesi, fidan vermesi, meyve vermesi kadar şevinçtir yüreklerde… Hep vermek ama hiç almamaktır… Almayı murâd etmeden, vermenin tarifsiz hazzını yaşarmışçasına bir isârdır…
Şimdi sessiz bir gölge gibi yürüyüp, gitmek var kentin tüm sokaklarından…
Bir yağmur damlası olmak vardı şimdi… Buluttan süzülen, kurumuş, çorak topraklara hayatı müjdeleyen…
Hani sonra o mis kokusu yayılır ya yeryüzünün her bir karesine… Hani sen bir damlada seni alıp, giden suların derinliğine kapılıp, giderken, hayatı bir damlaya benzetirsin…