|
Güneşin, dağların ardına çekilmeye meylettiği vakitte, pencereden
baharın sarılı-beyazlı ilk çiçeklerinin esen hafif rüzgârla
salınışlarını seyre dalmıştım ki, oda kapısının vurulmasıyla kendime
geldim.
Bir hastanenin psikiyatri servisinde hafta sonu nöbetçiyseniz ve
hastalarını ziyarete gelenlerin sizinle de görüşmek istediklerini
biliyorsanız, doktor odasının kapısının da sık sık çalınacağını
biliyorsunuz demektir.
Baharı seyrederken bir an için, birkaç metre ötemde, kimi hayatına
kendi elleriyle son vermeyi denemiş, kimi takıntılarına yenik düşmüş,
kimi sağlıklı düşünme kabiliyetini yitirmiş bir sürü insanla beraber
olduğumu aklımdan çıkarıvermiştim. Oda kapısını çalan da bunlardan
biriydi. Halime Hanım, yaklaşık sekiz yıldır kafasından atamadığı
şüphelerle uğraşıyordu. Etrafındaki herkesin, kendine kötülük yapmak
için işbirliği hâlinde olduğunu zannediyordu. Evinin her tarafında
sadece kendi gözüne görünen muskalar bulunduğunu, bunları kocasıyla
arasını bozmak için kardeşlerinin koyduğundan emin olduğunu söylüyordu.
Ona göre kardeşleri, babasından kalan mirasına el koymak için, onu
öldürme plânları da yapıyordu; çoğu zaman kocası da bu suçlara ortak
oluyordu. Bütün komşuları bu hâdiselerden haberdârdı ve onların da bu
işlerde parmağı vardı. Sokakta gördüğü herkesin îmâ ettiği bir şey
oluyordu ve bazıları düşüncelerini de okuyordu.
Sekiz yıl
boyunca sadece birkaç defa, bunların hiçbirinin olmadığını itiraf
edebilecek kadar iyi olabilen Halime Hanım’ın yaşadıkları, aslında
beynindeki bir rahatsızlıktan kaynaklanıyordu. O bir şizofrendi.
Hastalığı altından kalkılamayacak kadar ağırlaşınca, eşi ile dayısı
tarafından, biraz da zorla, hastanemize yatırılmıştı. Eşi ile
evlendikten dört sene sonra, bizim dünyamızdan, kafasında oluşturduğu
tuhaf ve korkutucu bambaşka bir dünyaya göç etmişti sanki.
Evliliklerinin oldukça güzel geçen ilk dört yılında üç çocukları
olmuştu: Nesrin, Okan ve Hakan. En büyük çocukları olan Nesrin, on bir
yaşındaydı. İşte şu an Nesrin annesiyle beraber odanın kapısında mahcup
bir edayla duruyor; korku, heyecan ve merak karışımından oluşan bir
ifade ile yüzüme bakıyordu. Hastaneye yatalı dokuz gün olan ve buna
paralel olarak son günlerde biraz olsun mantıklı düşünmeye başlayan
Halime Hanım, bir gün önce kızının geleceğini söylemiş; onun da
psikolojisinin düzgün olmadığını belirterek kızıyla biraz konuşmamı
rica etmişti. Halime Hanım, hastalığının küçük kızına çok tesir
ettiğini düşünüyordu.
Nesrin’den annesinin dışarıda kalması için
izin aldım ve kapıyı kapatarak ona oturması için yer gösterdim. Biraz
utangaçtı; ama vakur görünüyordu. Kısa ve zayıf olduğundan, yaşından
küçük gösteriyordu. Aslında onunla ne konuşacağımı ve sorularına nasıl
cevap vereceğimi bilemiyordum. Annemi düşündüm. Hayatımın belki de en
önemli insanıydı. O olmasaydı ne yapardım? Nesrin’in de annesi vardı;
fakat belki de o, dünyayı anlamaya başladığı andan itibaren annesinin
davranışlarındaki tuhaflığı sezmiş ve bunun üzüntüsünü yaşamıştı. Hangi
sözlerle, nasıl teselli edebilirdim bu küçük yavrucağı? Annesinin
hastalığının, ilâçlarını düzenli kullanmadığı takdirde belki de ömür
boyu süreceğini; ilâçlarını düzenli kullansa bile, tam
iyileşemeyebileceğini ona nasıl söylerdim? Bir yerden başlamalıydım.
- Nesrin, ben annenin doktoruyum. İsmim: Mehmet. Bana ‘Mehmet Ağabey’ diyebilirsin. Nasılsın?
- İyiyim, siz nasılsınız?
- Çok teşekkür ederim, ben de iyiyim.
Konuya girmeliydim, belki biraz da aceleyle sordum:
- Annenin hasta olmasına, hastanede yatmasına üzülüyor musun?
- Evet. Onu çok özlüyorum.
Sesi
titriyordu. Küçük gözlerini yere çevirdi. Gözyaşlarını saklamak
istiyordu; ama gözlerinden iki damla süzülerek odanın zeminindeki
karoların üstüne düştü. Doğrusu benim de gözlerim dolmuştu. İkindi
güneşinin ışıkları mâsum yüzünde dağılırken, verdiğim mendille
gözyaşlarını siliyordu. Birden aklına bir şey gelmiş gibi doğruldu ve
sordu:
- Annemi ne zaman çıkaracaksınız?
- Şimdilik bir şey
söyleyemem; ama kısa zamanda annene kavuşacağını düşünüyorum. Ama merak
etme, annene burada iyi bakıyoruz. Annenin niye burada olduğunu biliyor
musun?
- Evet, annemin aklına şüpheler geliyor.
-Hep böyle miydi annen?
-
Ben küçükken iyiymiş; ama ben annemi hep hastayken gördüm. Beni annem
büyütmüş; fakat Okan’la Hakan’a babam bakmış. Zaten şimdi de babam
yapar yemeğimizi. Evi de o süpürür. Ben de yardım ediyorum babama.
- Annen ne yapıyor peki?
- Annem evdeki eşyaları çöpe atıyor. “Okunmuş bunlar” diyor. Evin her yerinde muska arıyor. Babama da çok bağırıyor.
- Annen bunları hastalığı yüzünden yapıyor. İsteyerek yapmıyor, biliyorsun değil mi?
-
Evet, biliyorum. Babam söyledi. Annem hasta olduğu için ne yaptığını
bilmiyormuş. Annemin hastalığı bizim için imtihanmış. Biz sabredersek, Allah bizi cennetine alacakmış.Annem, üzmemeye çalışıyorum.
Bu
mâsum yavruyu nasıl teselli edeceğimi kendime sorarken, bir anda bana
hayatım boyunca unutamayacağım şeyler söyleyivermişti. Bu küçük kafada,
çok büyük problemlerin çözüm kapılarını açan tılsımlı bir anahtar
vardı. “İmtihan sırrı” onun körpe yüreğindeki yaralara merhem olmuştu.
Hayatın, önüne gelen her şeyi öğüten amansız bir çark olmadığını,
yaşanan her şeyin Kudret-i Sonsuz’un tasarrufunda olduğunu ve bu
dünyada ağlamaların, ebedî hayatta güzelliklere vesile olacağını
biliyor; acılarını böyle teskin ediyordu. Dertlerin bir imtihan sırrı
olarak O’ndan (cc) geldiğini biliyor; sabırla yine O’na (cc)
sığınıyordu.
Küçük yavru, minik adımlarla odadan çıktıktan
sonra, içimde bir şeylerin yeniden uyanmış olduğunu hissettim. Her
şeyin O’nun (cc) tasarrufu altında olduğunu bilmenin insana
kazandırdığı büyük huzuru düşündüm. Pencereden çiçeklerin salınışına ve
gurub eden güneşe tekrar baktım.
Mehmet Çağlayan
yaşanmış hadise
(sızıntı dergisi)
Beğendiğim metinlere ekle (0) | Görüntüleme sayısı: 94 | Arkadaşına gönder
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. |