Şinasi,
“Durûb-i Emsâl-i Osmaniye” adlı eserinin önsözünde atasözünü “Durûb-i
emsâl ki hikmet-ül-avâmdır. Lisanında sadır olduğu bir milletin
mahiyet-i efkârına delalet eder” ifadesiyle tanımlıyor.
Demek
ki atasözleri, ait olduğu milletin değer yargılarının, hayat
anlayışının, fikrî ve kültürel yapısının halk diliyle hikmet
kalıplarına dökülmesidir. Öyle ki, uzun paragraflarla anlatmak zorunda
kalacağınızı bir
konuda Hızır gibi imdada yetişir, meramımızı en kısa ve veciz bir cümleyle anlatma bahtiyarlığına erdirir.
Bazen imdat, bazen nasihat, bazen inceden bir dokundurmadır, ama mutlaka ve her zaman bir yaranın merhemidir.
Fakat
her şeyin baş döndürücü bir hızlılık kazandığı ve bir o kadar da
tüketilip içi boşaltıldığı günümüzde, dillerde vird-i zebân gibi
dolaşsa da gönüllerdeki tahtından edilen bir çok atasözü var maalesef.
Hatta ‘dervişin fikri neyse zikri de odur’ darb-ı meseli hükmünce,
bazıları gönülden ırak olduğu için artık dile de getirilmez olmuş.
Eh, bunca girizgâhtan sadede gelip bugünlerde “out” durumda olan atasözlerine bir göz atalım.
Efendim,
atasözleri bir milletin değerlerinin aynasıdır demiştik. Mesela,
eskiler kanaatkârlığı, israf etmemeyi, iktisadı eldekini
değerlendirmeyi benimseyen bir anlayışa sahip imişler ve demişler ki;
“Sakla samanı, gelir zamanı” veya “Ak akçe kara gün içindir.”
Şimdilerde
ise tüketim devlerinin sloganlarından geçilmiyor. “Bu ne modası geçmiş
söz öyle! Bunca ürünü bu kafa yapısıyla elden çıkarmak ve yerine yeni
ürünleri pazarlamak imkânsız.” O halde bunları yer ile yeksân edecek
bir parola lazım:
-Eskisini at, yenisini götür,
-Şimdi al, sonra öde,
-Bir yerine üç tane al.
“Ayağını
yorganına göre uzat” ise çoktan tarih olmuş, yerine insanı en zayıf
yerinden vuran bir slogan almış: “Daha fazlasını iste!”
Değerli
okuyucular, değişim rüzgârları öyle hızlı esiyor ki; çelik kapılı,
pimapenli, çeşit çeşit izolasyonlu evlerimizin içine girip aile
değerlerini de alt üst etmekten geri kalmıyor.
Naçizane
bir süredir Bizim Aile dergisine yazıyorum. Son çalışma “Eş seçimi” ile
ilgiliydi ve bir atasözü geldi aklıma “Anasına bak kızını al, kenarına
bak bezini al” ve bu yazının vücuda gelmesine ilham teşkil etti.
Atasözünde
sıkı bir aile terbiyesine atıfta bulunulur. Yani bir kızın ahlâkını,
edep ve terbiyesini, yetiştirilme tarzını merak ediyorsan ailesine,
hususiyle de –en esaslı mürebbisi- annesine bakacaksın. Doğru ve bir o
kadar da haklı bir tespit muhakkak, ama düşünmeden edemiyorum; anneler
bile eski terbiye metotlarını “banal bulup kendilerine yeni yeni
vizyonlar oluştururken, kız, annesinin hangi halinden örnek alacak da
şahsiyeti ve dünya görüşü ona göre şekillenecek.”
Dünyevîleşme
çarkları anneleri de, kızları da parmağında döndürüyor besbelli.
Nesilden nesile anneden kıza miras kalan terbiye, edep kurallarını
sahiplenmiş olanlar da dışarıdan sinsi bir reklâm sloganlığı eşliğinde
küçümseniyor; “Siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?”
Bugünlerde modern bir (atasözü!) türemiş durumda, vefasızlığa vurgu yapan; “Vefa mı, o da ne; İstanbul’da bir semt adı.”
Eskilerde
vefayı anlatan belki binlerce sözden sadece biri “Bir fincan kahvenin
kırk yıl hatırı vardır” hatır-gönül gütmeyi, kadirşinaslığı, velev ki
kızdıracak, gücendirecek bir şeyler yapmış olsun, iyiliklerine karşı
nankörlük edilmemesi gerektiği ve insan değeri bilmenin insanı nasıl
yücelteceğinin ve daha ne faziletleri bu küçücük cümle uhdesine
almışken, bir bakıyorsunuz ortalık birbirinizin sırlarını ifşa edip,
kendini temize çıkartmaya çalışan “Kendisini severim ama…” diye
başlayıp ona ait ne kadar kusur varsa saymayı bir marifet telakki eden
“akl-ı evveller”den geçilmez oldu.
“Komşu
komşunun külüne muhtaçtır” sözü malum aynı çatılar altında bunca
birbirine yabancılıktan daha yüzün bile görmemiş, selamını zaten
almamış komşunun kapısına dayanıp herhangi bir şey istemek –yok canım-
ütopyadan başka bir şey olmasa gerek.
Yine
eskiden, eskiden diyorsak da milattan ve tarih öncesi dönemlerden
bahsetmiyoruz. Şunun şurasında yirmi sene öncesine kadar, fazla
konuşmak ayıp yerli yerince konuşmak esas, sayılırdı. Hele hele
büyüklerin meclisinde küçüklere söz verilse bile edeplerinden bir iki
kelamı zor çıkarırlardı ağızlarından küçükler. İnanın abartmıyorum.
Bizim kuşak bile böyle büyüdü. Sonra dendi ki “Ne öyle bizi
susturdular, konuşturmadılar. Gençler kendilerini ifade etsinler! Eh bu
doğruydu doğru olmasına da bu kez de konuşma sohbet eyleminden ‘çoklu
monologa’ dönüşüverdi.” “Söz gümüş ise sükût altındır”, “Taş yerinde
ağırdır” sözleri mıymıntılığın, uyuşukluğun göstergesi olur ve
küçümsenir hale geldi.
Devir
imaj devriydi ve bu devirde kendinin reklâmını iyi yapan kazanıyordu.
İş öyle çığırından çıktı ki, Ercan Saatçi’ye bile bu şarkını sözlerini
ettiriverdi:
“Konuşuyoruz ama ne’ce konuşuyoruz/ Konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz!”
Değerli
okuyucular, sakın yanlış anlaşılmasın, yazının gayesi battı balık yan
gider, devran da böyle gelmiş böyle gider, dedirtmek değil elbette.
Dünyevileşme,
modernizm, bireysellik (her ne ise) dediğimiz gelişmelerin yaptığı
tahribatı bir de atasözleri üzerinden vermeye çalışmaktır.
Yine
eskiler demişler ki efendim; “Kılavuzu karga olanın burnu çamurdan
çıkmaz” misali, ne kadar sağdan yaklaşırlarsa yaklaşsınlar, parıltılı
ve pırıltılı gelseler de, kıymet vermeyiz. Zira elimizde paha biçilmez
mücevherler kıymetinde kılavuzlar olduğu için de rotayı şaşırmaz ve
sırat-ı müstakimden ayrılmayız evelallah…
Yazar: Zeynep Çakır
gencyaklasim
Beğendiğim metinlere ekle (0) | Görüntüleme sayısı: 93 | Arkadaşına gönder
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. |