Gratis Joomla Template by FatCow Review

Beyin Parıltıları

Kategori: Beyin Fırtınası

İnsan beyninde yanıp sönen ışıldar: PEVin gösterdi­ği dil ile ilgili 3 parlak nokta. Arkadaki nokta, okur­ken parlıyor; ortadaki nokta konuşma sırasında, öndeki ise bir kelimenin anlamını düşünürken etkin­lik gösteriyor.

Tıpkı bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz, konuşur­ken ışıkları yanıp sönen robotlar gibi, pek çoğu­muz bir genel kültür olarak, insan beyninin her fonk­siyon için ayrı bir bölgeye sahip olduğunu biliriz. Örnek olarak görme merkezi, beynin arka tarafında bir yer­lerdedir. Konuşma, duyma, düşünme gibi fonksiyon­ların her biri için de beynin belli bir yerleşim planı vardır.

Günümüzde kullanımı gittikçe yaygınlaşan Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), insan beyninin durmak bil­meyen faaliyetlerini çok canlı renklerle bizlere sun­maktadır.

PET teknolojisi, dünya üzerinde pek çok merkez­de teşhis amacıyla kullanılmaktadır. Bu teknikte radyoaktivite kazandırılmış oksijen ya da glukoz, incelenerek organa enjekte edilir ve gelişme izlenir. PET, beynin anatomik yapısını değil, onun yaptığı işi görüntülemektedir.

Siz bu kelimeleri okurken, gözünüz, aldığı görün­tüyü sinir impulslarına çevirip, beyindeki görme mer­kezine iletmektedir. Ardından, sinyaller buradan daha ayrıntılı analizler için görme ile ilgili diğer alt bölgelere gönderilir. Fakat, kendiniz okumak yerine bir başkası size okuyor ve siz de dinliyorsanız, kulağa gelen ses dalgaları, sinir sinyallerine dönüştürülür ve kulağın üst hizasında bulunan beyin bölgesine iletilir.

Konuşmayı yöneten bölge, kaşın ucuyla kulak arasındaki alandadır. Beyindeki kelime anlamlandırma merkezi ise ön beynin alt kısımlarında bir yerdedir.

Eski nörolojik anlayışa göre, okuduğumuz bir ke­limeyi anlamamız ya da onu yüksek sesle tekrarlama­mız için, önce kelimeyi görüntü formundan ses formuna çevirmemiz gerekmektedir.

Oysa ki, artık bu­nun yanlış olduğu düşünülmektedir. Washington Üniversitesi’nden Marcus Raichle, PET görüntülerinden yola çıkarak, bu dönüşümün gerekli olmadığını savu­nuyor. Meselâ, “kitap” gibi bilinen bir kelime, işitme merkezinde seslendirilmeden, görüntü formunda doğ­rudan ağızla ilgili motor merkeze ya da anlamlandır­ma bölgesine gitmektedir.

Pekâlâ, bir şiir okuyup kelimeler arasındaki ses uyumuna dikkat ettiğimizde ne olur? Meselâ, okudu­ğumuz harap, kitap, nergiz ve çorap kelimelerinden hangisinde kafiye yoktur diye düşünsek, acaba bey­nimizde hangi ışıklar yanıp söner? işte bu durumda beynin işitme merkezi de olaya dahil olmakta ve oku­duğumuz kelimeleri beynimizde seslendirmektedir.

Öte yandan, bu iki olay her insanda aynı şekilde gerçekleşmez. Örnek olarak, ilkokula yeni başlayan bir çocuk, yüksek sesle okumayı tercih eder. Çünkü kelimeleri görüntü formu, henüz kafasında kodlanma-mıştır. Kişinin yaşı ilerleyip iyi bir okuyucu olduğunda ise, artık yüksek sesle okuma ve beyinde seslendir­me gereksiz hale gelmektedir.

Artık, bir kelimeyi görmek, onu anlamak için yeterli olmaktadır. Gerçekten de son zamanlarda popüler olan “hızlı okuma teknik­leri”, bu gerçekler üzerine kurulmuştur. Bu uygulama­larda amaç, kelimeleri sadece görmeye alışmak, onları anlamak için duyma ihtiyacı hissetmemektir.

Fakat, bu­nun da temel esprisi, çok okumak ve mümkün oldu­ğunca fazla kelime formunu beynimizde bulundur­maktır. Çünkü yapılan araştırmalardan anlaşılmıştır ki, “perestroika” gibi ilk defa karşılaştığımız garip ve ya­bancı bir kelimeyi anlayabilmemiz için, onu beynimiz­de seslendirme gereğini duyarız. Bunlardan yola çıkarak, beyin faaliyetlerinin rijit, sabit bir yol izlemeyip, çok değişik katılımlar göstere­bileceği sonucuna varabiliriz.
Bu konuda uzmanları ikna eden bir olay 1930′ lar­da gerçekleşti.

Bir hasta, gözünü açtığında, kafasının içinde bir “şif şif” sesi duyduğundan şikâyet ederek hastaneye başvurdu, incelemeler sonucu, hastanın beyninin arka kısmında, anormal sayıda damar oldu­ğu ortaya çıktı.

Hastanın duyduğu ses, bu damarlardaki kan akışı idi. Hasta, ameliyata alındı; fakat operasyon sırasında damarların alınmasında tehlike olduğu görüldü ve olduğu gibi bırakıldı. Öte yandan, ameliyat sırasında damarların hemen üstünde bulu­nan kafatası parçası alınmış ve daha sonra burası sa­dece deriyle kapatılmıştı.

Operasyon sonrası, artık doktorlar da, hasta gazete okurken, buradan steteskopla aynı “şif şif” sesisini duyabiliyor, hasta gözünü kapattığında, ses kayboluyordu.

Bu olay, görme mer­kezinin beynin arka kısmında bulunduğunu ve beyin­deki değişik bölgelerin, etkinlik derecelerine göre değişen miktarda kan aldığını göstermekteydi. PET gö­rüntüleme yöntemi de, temel olarak bu fizyolojik ger­çeklere dayanmaktadır. Bu teknikte, hastaya koldaki bir damardan radyoaktif oksijen taşıyan özel bir sıvı verilir.

Bütün vücuda kan dolaşımı ile dağılan bu mad­de, on dakika içinde beyne ulaşır. Radyoaktif mad­de, kanla birlikte dolaşırken pozitron salar ve pozitronlar, elektronlarla tepkimeye girerek gamma ışınlarını oluştururlar.

PET cihazında, bu yayılan gamma ışınlarını algı­layabilen radyasyon dedektörleri bulunmaktadır. Vü­cutta kanın en çok gittiği yerlerden en çok ışıma alınır. Böylece, beyindeki merkezler, meselâ, konuşurken ko­nuşma merkezi, göz açıkken görme merkezi ve ses varken duyma merkezi, faaliyetteyken daha fazla kan aldıklarından daha fazla ışıma yaparlar.

PET’in dedektörlerince alınan radyoaktif ışıma, da­ha sonra özel bir bilgisayarla görüntüye dönüştürülür. Bu görüntülemede renkler, etkinlik derecesini göster­mektedir. Örnek olarak, beyaz renk maksimum etkin­liği gösterirken, renk kırmızıdan maviye döndükçe etkinlik seviyesi azalmaktadır.
PET ile çok ilginç deneyler yapmak mümkündür.

Meselâ, görüntüler birbirlerinden çıkartılmak suretiy­le yeni sonuçlara varabilmektedir. Böyle bir metotla beyinde okuma ve kelime anlamlandırma merkezleri­nin yerleri bulunmuştur.

Bu iş için Cihaza yerleştirilen denek, önce sadece önüne konan bir ekrandaki keli­melere bakmış ve bu sırada PET görüntüleri alınmış­tır, ikinci seferde ise denek, ekrandaki kelimeleri içinden okumuş ve yine beynin faaliyetleri görüntülenmiştir. Bu işlemler sonucu elde edilen bu iki görüntü­nün biri, sadece görmeye, diğeri ise sadece okumaya aittir. Fakat, okuma anında çekilen filmde, görme mer­kezinin etkinliği de elbette görülecektir.

Bu yüzden, sa­dece okuma merkezinin yerinin belirlenebilmesi için, birinci film ikinciden çıkartılmaktadır. Bu buluş, gerçek­ten de bu iş için uygulanabilecek tek ve en geçerli yön­temdir.

Benzer bir şekilde, duyma, duyma-tekrarlama de­neyleri ile çıkartma metodu kullanılarak, sadece ko­nuşmaya mahsus bölgeler ortaya çıkartılmıştır. PET’in verdiği görüntülerin, klinik gerçekçiliği de ispatlanmıştır. Meselâ, normal olarak gören, fakat ke­limeleri okuyamayan insanların, PET’in okuma mer­kezi olarak tanımladığı oksipital ve temporal lobların birleşim yerinde lezyon bulunduğu belirlenmiştir.

Öte yandan, PET araştırmaları, daha önce doğru kabui edilen pek çok teorinin yanlışlıklarını ortaya çı­karmıştır. Meselâ, beyinde “Broka bölgesi” olarak ad­landırılan ve sadece cümle kurma merkezi olarak bilinen kısmın, aslında diğer pek çok motor fonksiyo­nunun koordinasyonunda da rol aldığı, PET uzman­larınca öne sürülmektedir.

Bu amaçla yapılan deneylerde, denekler çeşitli hareketleri gerçekleştirir­ken, Broka bölgesindeki koordinasyon merkezinin de faaliyette olduğu gözlenmiştir. Öyle ki, deneklere sa­dece bir hareketi yaptıklarını düşünmeleri söylendiğin­de dahi bu bölge ekranda parlamaktadır.
Uzmanlar, bundan yola çıkarak bir hareketi düşün­menin, o hareketi yapan merkezce gerçekleştirildiği sonucuna varmışlardır.

Araştırmaları daha ileriye götüren araştırmacılar, semboller ve taşıdıkları anlamlar arasındaki ilişkinin ne­rede kurulduğunu incelediler. Meselâ, bildiğimiz bir ke­lime, “ev”, bize neyi hatırlatıyor? Bazıları bu soruya “aile”, bazıları “bahçe”, bazıları ise “uyku” olarak ce­vap verebilir. Her durumda, beyinde yanıp sönen ışık­lar benzer yerlerde görülmektedir.

işi daha ileriye götürecek olursak ne olur? Mese­lâ, Ahmet Haşim’in şu mısralarını okuyalım: “Bir acem bahçesi, bir seccade, Dolduran havzı ateşten bade Ne kadar gamlı bir akşam vakti, Bakışların benzemiyor mu’tâde.”

Bu mısraları okurken, bir yandan şiirin kafiye ve veznindeki uyum bizi hoşnut ederken, diğer yandan cümlelerin anlamını çözmeye, taşıdığı mesajı anlamaya çalışırız. Özellikle bu şiir Ahmet Haşim gibi sembolist

bilimvetekloji.info

Gösterim: 2735